Filistin Romanında Temalar | Mustafa İsmail DÖNMEZ
Filistin romanı, Nekbe’den (1948 Felaketi) bu yana Filistin halkının merkezî meselesine, yani vatanından sürülme ve kimlik mücadelesine tanıklık etmiştir. Bu felaket, halkı doğuya ve batıya savurmuş, onu dünyanın gözü önünde hüzün ve kaybın derin vadisine atmış; çadırlar içinde sürgün, yoksulluk ve dağınıklık içinde yaşamaya mahkûm etmiştir.
Filistin romanı, bu trajik olayları Nekbe’nin acılarını betimleme ve felaketin boyutlarını dile getirme çabasıyla işlemiştir. Romancılar, Siyonist çeteler ve kinle dolu ölüm mangaları tarafından Filistin halkına karşı işlenen korkunç suçu belgeleyen tanıklıklar sunmuşlardır.
Roman, katliamın sahnelerini kanayan kelimelerle, kenara itilmiş harflerle, dağınık cümlelerle ve acı yüklü imgelerle dolu bir dille kaydetmiş; yaşanan trajedinin bütün ağırlığını, hüzünlü tablolar ve sarsıcı manzaralarla aktarmıştır. Filistin romanının ele aldığı temalar aşağıda bazı başlıklar altında toplanmış olup romanlardan örnekler verilmiştir.
1- Vatana Dönüş
1948 yılında Filistin halkının başına gelen Nekbe (Büyük Felaket), onları topraklarından koparıp sürgüne mahkûm ettiğinden beri Filistinli, yurduna dönme hayalini hiç kaybetmedi. Bu dönüşü, her türlü koşula ve fedakârlığa rağmen vazgeçilmez, doğal bir hak olarak gördü.
Kendisine sunulan bütün alternatif çözümleri reddetti; çünkü hiçbirinde bu özlemi gerçekleştirecek bir güvence bulamadı. Yıllar geçtikçe koşullar değişti; nihayet bazı Filistinlilerin, barış sürecinin dar aralıklarından ve Oslo’nun karmaşık labirentlerinden geçerek vatan toprağının küçük bir parçasına dönmesi, modern tarihte eşi benzeri görülmemiş bir deneyim olarak ortaya çıktı.
Yazarlar ve şairler, Oslo Antlaşması sonrasındaki dönemin belirsizliğini ve bu tuhaf deneyimin yarattığı şaşkınlık ve sarsıntıyı derinden yaşadılar. Bu nedenle görüşleri çeşitlendi, tavırları farklılaştı; kimileri bu süreci kabul edilebilir bir adım, kimileri ise büyük bir yanılsama olarak gördü. Ancak, sonunda bu kabul ya da reddi, ortaya koydukları edebî eserler aracılığıyla ifade ettiler. Eserlerinde, kimi zaman kararsızlıklarını, kimi zaman da yeni gerçekliği açığa çıkarma cesaretlerini dile getirdiler; mevcut durumu hiçbir değişikliğe ya da tahrife uğratmadan olduğu gibi yansıttılar. Bu noktada romancılar, vatana dönüş fikrine ve bunun gerçekte mümkün olup olmadığına dair tutumlarında birbirlerinden ayrıldılar. Bu temayı ele alan romanlar arasında şunları sayabiliriz: Ğassân Kenefânî, Hayfa’ya Dönüş, Cebrâ İbrahim Cebrâ, Velîd Mesud’u Ararken, Garib Askalânî, Mansur el-Ledâvî’nin Dönüşü, Sâfî Sâfî, el-Kûrba, Yahya Yahlif, Gölde Yıkanan Nehir, Habîb Henna, Alevli Yıllar, Osman Ebû Cahcûh, Bir Parça Aşk, Murîd el-Berğûsî, Ramallah’ı Gördüm,
2- Oslo Antlaşması’nın Reddedilmesi
Bu mesele, yeni siyasî durumu, Oslo’nun sonuçlarını ve Siyonist varlığı tanımayı reddetmeyi ve bu antlaşma aracılığıyla vatana dönüşün aslında bir hayal kırıklığına dönüşmesi hissini kapsamaktadır. Çünkü Oslo Antlaşmaları, işgal altındaki vatanın kaybını tescillemiştir. Seher Halife’nin Miras adlı romanında bu durum şöyle dile getirilir:
“Kudüs’ü Batı Şeria’dan ayırdıklarından beri, Kudüs artık başka bir devlet oldu; sınırları, geçiş noktaları, kimlikleri var; sadece vizesi eksikti, onu da sağladılar, adına ‘izin belgesi’ dediler.”
Oslo Antlaşması’nın imzalanması sırasında halk iki gruba ayrılmıştı:
Birinci grup, antlaşmayı kabul edenlerden oluşuyordu. Onlara göre bu, durumu yeniden düzenlemek için geçici bir aşama ya da kısa süreli bir istasyondu. Bu durumu alışılmışın dışında ama kabul edilebilir bir süreç olarak değerlendirdiler. Bu tutum, Osman Ebû Cahcûh’un Bir Parça Aşk adlı romanında da görülür.
İkinci grup ise antlaşmayı bütünüyle reddetti; acısıyla tatlısıyla onu kabul etmedi. Onlara göre Oslo, Filistin meselesine adil bir çözüm getirmemiş, aksine ona ölümcül bir darbe vurmuş ya da en azından bilinmeyen bir virüs enjekte edip onu derin bir uykuya sokmuştu. Habîb Henna’nın Kenan Piramidi adlı romanında bu duygular şu sözlerle ifade edilir:
“Oslo Antlaşmaları bütün hayallerimize öldürücü bir darbe indirdi; antlaşmaların uygulanışını görmeden ölmeyi diledim.”
Muhammed Nassar’ın Ruhun Tecellileri ve Seher Halife’nin Sıcak İlkbahar adlı romanları da bu temayı ele alır.
3- Nekbe ve Nekse Sahneleri
Filistinli romancılar, 1948 yılında Filistin halkının başına gelen Nekbe (Büyük Felaket) olayını -o dönemde yaşanan öldürme, yıkım, tahribat ve terörün halkı ata topraklarından zorla göçe mecbur bırakmasını- anlatmayı, yeni siyasî durumu reddetmenin ve düşman İsrail Devleti’ni tanımama tutumunun bir aracı olarak kullandılar. Aynı zamanda Oslo Antlaşması’nı ve onun sonucunda ortaya çıkan, vatanın kaybını teyit eden tabloyu da reddettiler.
Filistinli yazarlar, Yahudilerin Filistinlilere karşı işledikleri sürekli suçlara da değinmişlerdir. Bu suçların devamlılığını, 1967 yılında yaşanan Arapların toplu yenilgisi, yani Nekse (Gerileme) üzerinden anlatmışlardır. Her ne kadar bu yenilgiye “Nekse-gerileme” denilerek etkisi hafifletilmeye çalışılmış olsa da asıl büyük felaketin yani Nekbe ve Nekse’nin birleştiği felaketin Oslo Antlaşması’yla gerçekleştiğini vurgulamışlardır.
Bazı Filistinli romancılar, bu antlaşmanın acısını kavramak için geçmişe dönmüş, eski yaraları ve yenilginin hatıralarını yeniden hatırlatarak halkın yaşadığı kırılmayı, küçük düşürülmeyi ve kaybolan vatana, umutlara, haklara duyulan derin özlemi dile getirmişlerdir. Bu romanlarda, insanın tüylerini ürpertecek kadar korkunç suçlar; Yahudiler tarafından göç öncesinde, sırasında ve sonrasında işlenen vahşetler anlatılmıştır. Bu eserlerde Filistin halkının hafızasında derin izler bırakan felaketin yankıları, geçmişin acılarını bugünün siyasî hayal kırıklıklarıyla birleştirerek yeniden canlandırılmıştır. Bu tema, özellikle şu romanlarda canlı bir biçimde işlenmiştir: Kuruyan Boğaz, Garîb Askalânî, Hayaller, Çığlıklar, Yara, Muhammed Nassar, Beyt Dâris’de Ay, Abdullah Tâyih, Kadrûn, Ahmed Refîk Avvâd, Tanık, Avnullah Ebû Safiyye, Alevli Yıllar, Habîb Henna, Hasan Hamîd, Karanlık, Yahya Yahlif, Gökyüzü Suyu; Rüzgârın Ardındaki Göl; Cennet ve Cehennem, İbrahim Nasrallah, Beyaz Atlar Zamanı.
4- Filistin Mülteci Yardım Ajansı (UNRWA)
Filistinli romancılar, eserlerinde Filistin Mülteci Yardım Ajansı’nın (UNRWA) rolünü hem olumlu hem de olumsuz yönleriyle ele almaya devam etmişlerdir. Bu konuya dair tartışmalar, Oslo Antlaşması sonrasına kadar uzanmış; Ajans’ın zaman zaman hizmetlerini durdurma veya sınırlama girişimlerine rağmen, yazarlar bu kurumu eserlerinde işlemeyi sürdürmüşlerdir. Ajansın gözetiminde dağıtılan insanî yardımlar ve sosyal hizmetler, 1948 Nekbe’si sırasında topraklarını kaybeden Filistinli mülteciler için hayatî öneme sahip olmuştur. Ancak, tüm bu yardımlara rağmen, Filistinlilerin hâlâ köylerine, şehirlerine, tarlalarına ve bahçelerine dönememiş olmaları, Oslo Antlaşması’nın “bölgeye barış, adalet ve istikrar getireceği” yönündeki söylemleri boşa çıkarmıştır.
Filistinli romancıların UNRWA’ya atıfta bulunmalarındaki amaç, Ajansı suçlamak ya da savunmak değildir. Onların asıl hedefi, bu kurumun faaliyetlerine değil, Filistin meselesinin hâlâ çözümsüz oluşuna dikkat çekmektir. Çünkü bazı çevreler, Oslo süreciyle birlikte artık sorunun çözüldüğüne, barış döneminin başladığına, bölgenin acılarından arındığına ve güvenli, refah dolu bir çağın geldiğine inanmışlardır. İşte Filistinli romancı, bu yanılsamaya kapılanlara karşı bir çığlık gibidir; onlara yaranın hâlâ açık olduğunu, mültecilerin hâlâ dönmediğini, Ajans’ın ise varlık sebeplerinin hâlâ ortadan kalkmadığını hatırlatır.
UNRWA, Nekbe günü kurulmuş ve o günden bu yana mülteci kamplarından çadırlarını ve mavi bayrağını kaldırıp gitmemiştir. Çünkü bu kampların varlık sebepleri hâlâ sürmektedir. Göçten sonra kamplarda yaşanan katliamlar ve zulümler, 1967 Nekse’sinde olduğu gibi, İntifada döneminde de devam etmiş; İsrail işgalinin doğasında hiçbir değişim yaşanmamıştır.
Bu gerçekleri anlatan romanlar arasında özellikle şu eserler öne çıkar: Kuruyan Boğaz, Kaptanın Yıldızı, Garîb Askalânî, Eski Bir Haziran’da, Ömer Hamş, Azîze’nin Ağıdı, Ali Ude, İmîl Habîbî, Sa‘îd Ebî’n-Nahs el-Muteşâil’in Kayboluşunun Garip Vakaları, Hasan Hamid, Gel, Sonbahar Yapraklarını Uçuralım.
Bu eserlerde yazarlar, mülteci kamplarının hem bir varoluş sahnesi hem de süregiden trajedinin aynası hâline geldiğini, Oslo sonrası dönemde bile bu trajedinin değişmeden devam ettiğini güçlü bir biçimde dile getirmişlerdir.
5- İntifada (Filistin Ayaklanması)
Oslo Antlaşması’ndan sonra Filistinli romancılar, İntifada konusuna büyük bir ilgi göstermişlerdir. Eserlerinde bu dönemi doğrudan ele alarak, Filistin halkının özgürlük mücadelesindeki kararlılığını ve Siyonist terör makinesine karşı sergilediği efsanevî direnişi yansıtmışlardır. İntifada, insanlığın bulduğu en gelişmiş teknoloji ve silahlarla halkları ezmeye çalışan İsrail işgaline karşı bir ruhun yeniden doğuşu, bir dönüm noktası olmuştur.
Bu ayaklanma, yalnızca bir isyan değil, aynı zamanda Filistin halkının tarihsel hafızasında direniş ruhunun yeniden canlanması anlamına geliyordu. Çünkü İsrail, sadece halkı topraklarından sürmekle yetinmemiş; onları öldürmeye, aşağılamaya ve sindirmeye de devam etmişti. İntifada ise bu zulme karşı hem bir başkaldırı hem de geçmişteki direnişlerle bugünü birbirine bağlayan bir ulusal bilinç köprüsü hâline geldi.
Filistinli romancılar, eserlerinde bu ruhu ve kararlılığı canlı biçimde aktardılar. İntifada’yı, Filistin devletinin varlığına yönelmiş bütün tehditlere karşı bir mukavemet simgesi olarak işlediler. Bu bağlamda öne çıkan bazı eserler şunlardır: İntifada, Sevgili, Eş; Alevli Yıllar, Habîb Henna, Ruhun Tecellileri, Muhammed Nassar, İbrahim Nasrallah, Âmine’nin Düğünleri, Muhammed Veted, Bostanların Zılgıtları.
6- Kadın
Filistinli kadın, Filistin davasının başlangıcından itibaren erkeğin yanında yer almış; direnişi, sabrı ve sarsılmaz iradesiyle Filistin halkının hafızasında silinmez izler bırakmıştır. Onun metaneti ve kahramanlığı, nesilden nesile aktarılan bir destan hâline gelmiş; sabrın, fedakârlığın ve vatan sevgisinin en parlak örneğini teşkil etmiştir. Kadın, vatana olan sevgisini ve uğruna gösterdiği fedakârlığıyla, onur ve ebediyet sahasında seçkin bir yer edinmiştir.
Filistinli romancılar, eserlerinde kadına farklı açılardan yaklaşmışlardır. Onlara göre kadın; sabırlı bir anne, vefalı bir eş, erdemli bir kız kardeş, okulda ve üniversitede öğrenci, iş yaşamında çalışan bir emekçi ve işgale karşı direnişin ortağıdır. O, yalnızca evin direği değil; aynı zamanda vatan savunmasının öncüsü ve geleceğin nesillerini yetiştiren ilk öğretmenidir.
Ancak Filistinli yazarlar, kadınların sadece kahramanlık yönünü değil, aynı zamanda işgalin onları hedef alan karanlık yüzünü de ele almışlardır. Çünkü işgalci güçler, kadınları aldatma, kandırma ve yozlaştırma yöntemleriyle zayıf iradeli insanları düşürmek için bir araç olarak kullanmıştır. Böylece, kadın hem direnişin sembolü hem de işgalin kurbanı olarak çift yönlü bir anlam kazanmıştır.
Filistin kadınının bu çok yönlü rolü, çeşitli romanlarda derinlikli biçimde ele alınmıştır. Bunlardan bazıları: Çığlıklar, Muhammed Nassar, Azîze’nin Ağıdı, Ali Ude, Seher Halife, Artık Cariyeleriniz Değiliz, Suzan Ebu’l-Huda, Dünya Uyurken, Ğassan Kenefânî, Ümmü Sa’d.
Bu romanlarda kadın hem direnişin hem acının hem de insanî onurun timsali olarak tasvir edilir; o, toprağıyla, evladıyla ve kimliğiyle bir bütün hâline gelmiş bir varlık olarak Filistin mücadelesinin merkezinde yer alır. Bu romanlarda İntifada, yalnızca taş atan gençlerin hikâyesi değil; aynı zamanda Filistin’in onur, özgürlük ve varoluş destanı olarak anlatılır. Romancılar, halkın acılarıyla yoğrulan bu tarihsel ânı hem geçmişin sürekliliği hem de geleceğin umudu olarak kurgulamışlardır.
7- Tutuklanma (Hapishane)
Filistinli romancı, tutuklanma deneyimini anlatırken kendisini âdeta kendi hayat hikâyesinin sayfalarını yazarken bulur; çünkü esirlerin Siyonist işgal zindanlarındaki ıstırabı, yazarın kendi benliğinde yankılanır. Bu hapishaneler, vaktiyle Nazi zulmüyle ilişkilendirildiğinde bizzat Siyonist düşmanın bile dehşetinden yakındığı yerlerdi. Bugün ise o kara tarihin ayrıntılarını araştırmak isteyen bir Batılı tarihçinin, Akdeniz’i doğuya aşarak Filistin’in güneyindeki Nagab Çölü’ndeki esir kampına varması gerekir. İşte orada, yürek burkan bir ironi belirir: Dün “Auschwitz”in kurbanı olanlar, bugün onun yeni cellâtlarıdır.
Habîb Hanna’nın Alevli Yıllar adlı romanında, işgal zindanlarındaki tutukluluk hâli insani, siyasî ve psikolojik bütün boyutlarıyla ortaya konur. Yazar, düşmanla girilen çatışmaları, şehit düşenleri ve ömürlerinin baharını parmaklıklar ardında geçiren binlerce tutukluyu tasvir eder. Hepsinin ortak bir hayali vardır: cezalarının bitmesi ve özgürlüğe kavuşup mücadeleye devam edebilmek.
Romancı, anlatımı boyunca İsrailli gardiyanın ikircikli hâlini de çarpıcı biçimde betimler. Gardiyan, bütün sertliğine rağmen mahkûmlara gizli bir hayranlık ve öfke karışımıyla bakar; kendi kendine şu soruyu sorar: “Bunlar nasıl insanlar ki bu kadar dayanma gücüne sahipler?”
Hapishane yönetimi, yaralı bir mahkûma sözde insancıl bir tavırla tedavi sunduğunda, yazar bu sahte merhameti kahramanlarından birinin ağzından açığa çıkarır:
“Beni hemen tedavi etmelerinin sebebi merhamet değil, bilgi koparma hevesiydi.”
Benzer bir anlatım, Muhammed Nassar’ın Çığlıklar adlı romanında da görülür. Nassar, işgal zindanlarındaki deneyimini şöyle dile getirir:
“Daha sonra iki yıl boyunca tutuklu kaldım; her gün bana bir asır gibi geldi. Haftalarca hücrelerde kaldım, sıcak-soğuk su işkenceleri, günlerce süren ayakta bekletmeler, asılma ve sigara izmaritleriyle yakılma gibi türlü eziyetlere rağmen tek kelime etmedim; başkalarını korumak için sustum.”
Ayrıca Talâl Ebû Şâviş’in Daha İyi Bir Ölümü Hak Ediyoruz adlı romanı da aynı bağlamda, Filistinli tutukluların insanlık sınırlarını zorlayan sabır ve direnişlerini konu edinir. Nerdîn Ebu Neb’a, Bâb el-Amûd, Yahya Sinvar, Diken ve Karanfil.
8- İşbirlikçiler
İşbirlikçi ve ajan meselesi, Filistin edebiyatında en hassas ve en çok tartışılan konulardan biri olmuştur. Özellikle Oslo Antlaşması’nın imzalanmasından sonra, Filistinli romancılar kendilerini aidiyet ile ihanetin, zorunluluk ile teslimiyetin sınırlarını sorgulatan ahlâkî ve millî bir açmazın ortasında bulmuşlardır. Filistinli toplumsal bilinçte “ajan”, ihanetin en çirkin biçimiyle sembolü hâline gelmiştir; milletin bedenine gizlenmiş bir düşman, içeriden yıkan bir ur gibidir. O, kendi halkının evlatlarını işgalcinin kurban sunağına taşıyan, din, vicdan ve millî aidiyet tanımayan bir figürdür; bütün bunları yalnızca efendilerinin rızasını kazanmak için yapar; o efendiler ki, kendi halkını acı ve zilletle cezalandırmaktadır.
Birçok Filistinli romancı, bu konuyu farklı bakış açılarıyla ele almış; işbirlikçinin psikolojik ve toplumsal yapısını çözümlemeye, onun toplum dokusunda açtığı ahlâkî ve manevî yıkımı açığa çıkarmaya çalışmıştır. Romanlarda, ajanlık ve iş birliğinin kökeninin 1948 Nekbe’sinden önceki İngiliz mandası dönemine kadar uzandığı, zamanla İsrail işgaline eklemlenerek Filistinlilerin iradesini kırmak, direnişi bastırmak ve özgürlük mücadelesini durdurmak için kullanılan bir araç hâline geldiği vurgulanır.
Filistinli romancılar, ajanların ve casusların oynadığı iğrenç rolü -işgale bilgi aktararak, direnişçilerin yakalanmasına veya öldürülmesine yardım ederek, halk arasında korku ve güvensizlik tohumları ekerek- teşhir ederler. Bu durum, toplumsal düzeni altüst eder; insanlarda ümitsizlik, yılgınlık ve teslimiyet duyguları uyandırır.
Bu temayı işleyen eserler arasında Sâfî Sâfî’nin el-Kurba, Abdullah Tayih’in Beyt Dâris’te Ay ve Avnullah Ebû Safiyye’nin Tanık adlı romanları öne çıkar. Bu eserlerde yazarlar, işbirlikçinin iç dünyasını, toplumdan kopuşunu ve kendi halkına ihanetin doğurduğu trajediyi çarpıcı biçimde gözler önüne sererler.
Denilebilir ki Filistin romanı, ulusal ve insani kaygıların bütün tezahürlerini kuşatabilen bir edebî mekâna dönüşmüştür. Bu roman, Filistin davasına hafızada ve bilinçte yenilenen bir varlık alanı kazandırır. Artık o, yalnızca acının belgelendiği ya da tarihin hatırlandığı anlatılar bütünü değildir; bilakis, kimliği yeniden kuran ve sürekliliğini teyit eden bir direniş söylemidir.
Filistin romanı, toprak, hafıza ve özgürlük meselelerine yönelerek, tarihe paralel bir edebî ve estetik arşiv oluşturmuştur. Bu arşiv, Filistin trajedisinin derinliğini yansıtan; ama aynı zamanda edebiyatın, direnişin bir aracı ve kimliği korumanın bir vasıtası olabileceğini ispatlayan özgün bir anlatı evrenidir.
Mustafa İsmail DÖNMEZ
Kaynak : Yitiksöz / 32-33
Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.