ÖyküŞeker Maşası | Muhammed er-Râşidî

Şeker Maşası | Muhammed er-Râşidî

Bu öykü, Suudi Arabistanlı öykü yazarı ve edebiyat eleştirmeni Muhammed er-Râşidî’nin 2017 yılında aynı ülkede düzenlenen Sûk Ukâz Ödüllerinde en iyi kısa öykü ödülünü kazandığı “Akrep” adlı eserinde yer almaktadır. Yazar ayrıca 2015 yılında Ebhâ Kültür Ödüllerinde ve 2007 yılında Kasîm Kültür Ve Sanat Ödüllerinde en iyi kısa öykü ödülüne layık görülmüştür. Yayımlanmış beş eseri bulunmaktadır.

 

ŞEKER MAŞASI ¹

Şeker Maşası , Muhammed er-Râşidî

          Çelimsiz vücudum… İncecik kollarım… Narin tutuşum… Bu detayların hangisinde bu yaşta bu acıları mazur gösterecek şeyi buldular?! Bu detayların hangisi tütsülerle süslenmiş sabahlarda, öksürük ve tütün akşamlarında her gün beni dağlayan âteşîn kor tatlarına izin veriyor?! Hiçbir şey… Bir seçenek olmam dışında hiçbir şey… Alternatif, emanet bir candır sonuçta. Soru sorma ve bir şeyler anlatma hakkı olmayan bir dil aynı zamanda.

          İlk gece kâğıt feracemden çıkarıldığımda gökyüzü gibi pürüzsüzdüm. Bir umut kadar pırıltılı… Aynı el tarafından siyah plastik bir poşete atılan elbisemi hiç umursamamıştım bile. Yaşanacak güzelliklerin habercisi gibi geliyordu bunlar. Özensizce soğuk mermer bir yüzeyin üzerine bırakıldım, ateşin ucunu yiyip pasın her tarafını erittiği eski bir kor maşasının hemen yanı başına… Gece boyunca maşa kısık bir sesle inleyip durdu. Diğer kaplar ise mekânı taziye çadırına çeviren bir sessizlik içindeydi. Gündüz olduğunda o maşayı gece kâğıt derimin atıldığı plastik poşete düşerken gördüm. Sonra poşetin ağzı büzüldü ve meçhul bir yöne doğru götürüldü. Sonradan anladım ki bu poşet, siyahlığı ile çer çöpe, erimiş ömürlere ve bedenimizin geride kalanlarına kefen olup sonra da evin dışına atılan bir ölüm kutusu imiş.

          O gece kömür maşasının inlemeleri karşısında çok şefkat göstermemiştim, çünkü vücudumun hayranlığı içerisindeydim. Etraftaki onca beden arasında zamanın kırışıklıklarını, hayatın izlerini taşımayan tek vücut benimkiydi. Ayrıca etrafımdaki kapların ateşle dövmelenmiş bedenlerindeki gibi izlerim de yoktu. Sıcak bardakların özleminin içine bırakmak için tutacağım küp şekerlerin bedenimde böyle izler meydana getirmeyeceğine dair gönül rahatlığı içindeydim.  Hayallerim zengin detaylarla süslüydü.  Düzenli, şık… Kesme şekerler… Şeker tadını özledikçe bedenime usulca dokunacak yumuşak parmaklar… Yarın cennet misali müreffeh olacakmış gibi geldi bana o an.

          Kömür maşasını son kez gördüğüm sabah, birtakım eller mekânın güvenli ortamı içinde işlerine koyuldular. Kapların sessizliği o an dağıldı. Erken bir uyanıştı. Birbirine çarpan, inilti çıkaran, her birini farklı bir kaderin gözetlediği bedenler… Kiminin üzerine su dökülüyor, kimisi köpüğün içinde sarhoş oluyor, bazıları da başını alev yastığına koyuyordu. Bense eski bir kabın yanında, bırakılmış halde kala kalmıştım. Masadan uzak bir köşede içi kesme şekerle dolu kutuya duygularımı terennüm ediyordum içimde karşı konulmaz bir şehvet tutkusuyla. Hemen yakınımda ateşin üzerinde siyahlığını al renge bırakan, adeta öfkesinden kıpkırmızı kesilmiş bir kor vardı. Siyahlığı alev alıp tutuşuyor, hafif bir kül ortaya çıkan kırmızılığı örtüyordu. Bazen korun bir ucundan bir alev peyda oluyor, kalan kısımları ve nihayetinde korun tamamını tutuşturuyordu.

          Parmaklar, ucumdan tutup beni ilk kez kavradığında hafif bir titreme sardı bedenimi. Hızlıca beni kaldırdı. Kavrayışımın ne kadar esnek olduğunu sınarcasına kollarımı sıkıştırdı ve serbest bıraktı. Sevinçten uçuyordum. İlk kez gerçekleşecek şeylerin hayallerinin esiriydim o an. Kendime sordum: “İlk kesme şekeri nereye atacağım acaba?” Etrafta yelkenlerini açmış bardaklar yoktu ki… Şekerin bulunduğu yönden sapan adımların şeker kutusundan olabildiğince uzaklaşan bu yoldan geri döneceğine emindim. Oysa adımlar dudaklarına ateşin sarhoşluğu vuran olgunlaşmış kora doğru yaklaşıyordu. Parmaklar beni kora biraz daha yaklaştırırken bedenimin gerisine doğru çekildi. Korun ısısı şimdiden aradaki mesafeyi alev halinde getirmişti. Bu hararet, tüm benliğimi saran şaşkınlıktan beni uyandırdı. Burada bir hata olmalıydı. Büyük bir karışıklık vardı. Haykırıyordum, ama alev sesimin yankısını anında yok ediyor, kalan ümidimi de eritiyordu. Derken iki dudağım kora yapıştı. Beyaz bir kül tabakası yüzümü gözümü örttü. Cehennemin tadı, tüm detaylarımın derinliklerine nüfuz etti. Ağzım korla doluyken o sert el beni yukarı doğru kaldırdı. Etrafımdaki detaylar bulutların içinde kayboluyor, şeker kutusu uzakta kalıyordu. Ateşi ısırıyordum. Sadece şeker için yaratılmış bir ağzın içinde kor çiğniyordum. Korun harareti havada yayılırken kıvılcımlar saçıyordu. Cehennemin üstünde aheste bir yolculuktu benimkisi. Korun sıcaklığı dün gece aklımdan geçenleri depreştirdi. O vakit mutlu olmama rağmen soru işaretleri zihnimden gitmemişti. Hiçbir konuda seçme hakkım yoktu o zaman. Kesme şekerleri seçen elde rehindim o vakit. Tek görevim seçme hakkım dahi olmadan kesme şekerleri kavramak ve iştahla bekleyen bardaklara iradesizce atmaktan ibaretti. Sonsuza dek beyaz şekerlerin üzerinde rahat rahat yatmış olsam bile tüm bunlardan sonra sevinmek benim için ne kadar güzel olabilirdi ki?!

          Üzerinde kurumuş tütsü kalıntıları, kömür ve kül tabakaları olan buhurdanın üzerine geldiğimizde parmaklar beni gevşetti ve kor, buhurdanın ağzının içine düştü. Sonra aynı el başımı korun kalbinin içine gömerek onu parçaladı. Sonra dağılmış kor parçalarını düzelterek birbirine yaklaştırdı. İşini bitirdiğinde yangınlarımın birincisini kuşanmış bir halde beni bir kenara bıraktı.  O an, bu kötü adamlar hatalarını telafi etmek istediklerinde bedenim hâlâ şeker maşası olmaya elverişli mi diye onu kontrol etmeye başladım. Onların yanıldığını sanıyordum!

          İlerleyen günlerde kalan ümitlerim ve hayallerimin hepsi yanıp kül ufak oldu. Ateşle dağlandım ve derinlerimde onun acısını hissederek yakinen anladım ki ben burada yanlış yerdeydim ve bu hata benim kaderimdi. Ben burada ateşe adanmıştım. Kendisi için yaratılmadığım şeyleri yapmakla meşguldüm.

          Sonra kalan günlerde kesin ümitsizlik hali beni kaderle ateşkese sığınmaya mecbur bıraktı. Korla barışmaya çalıştım. En uzak düşüncelerle kendimi ikna etmeyi denedim. Dedim ki: “Ben her iki halde de bir maşayım sonuçta. Sadece korun kendisi değil benim cehennemim, gerçek cehennemim elimde hiçbir seçeneğin olmaması… O parmaklar çiziyor azabımın harflerini. Beni bir kez şekere daldırıyorsa defalarca da ateşe sokuyor.”

          Uzuvlarımdan kırıntıların döküldüğünü gördükçe hıçkırarak sessizce ağlıyordum. Artık tek derdim kor değildi. İnsanlarla dokunmak istemedikleri şeyler arasında bir aracıydım ben. Ölü haşereleri, kirli havluları ve birçok pisliği ısırıyordum.

          İşim bitip yalnız kaldığımda en zor zamanlarım sürekli kesik kesik damlalar akıtan musluğun yakınına atıldığım anlardı. O an suyunun soğukluğunu hissetmek, bedenimin kirlerini yıkamak, yangınlarımın üstüne su dökerek ona kanmayı arzuluyordum.

          Zamanla dudaklarım parçalandı. Koru tuttuğum yerle beni taşıyan el arasındaki mesafe gün geçtikçe eriyordu. Artık bir seçenek dahi olmaya elverişli olmadığımın uyarısıydı tüm bunlar.

          Akşam olup ışıklarını söndürerek mutfağın kapısını kapattıklarında mekân, iradeleri ellerinden alınmış varlıklar hapishanesine benziyordu. Hiç ilgi gösterilmeyen tek kişi bendim. Tabaklar, tencereler ve kaşıkların bedenleri yıkanıyor, kurulanıyor ve onlar güzelce diziliyordu. Bense musluğun yanındaki daimi yatak odamda öylece atılmış bir vaziyette geceliyordum. Su, ne susuzluğumu gideriyor ne de bedenimdeki günlerin yorgunluğunu yıkıyordu. Beni ateşte de bırakmıyorlardı ki kalan vücudum da çabucak yok olup gitsin.

          Diğer garipler gibi her zaman kendimi kaderin kaçınılmaz oluşu ile teselli ediyordum. Her hâlükârda ben bir alternatiftim. Sürekli şeker maşası olarak kalsam dahi insanların parmaklarının yerini tutan, rahat yaşam süren bir seçenekten başka bir şey olmayacaktım. Yokluğum hiçbir gün sorun olmayacaktı. Ben varlığı birincil olan bir şey değildim. İşte bu gerçeği anladığımda öfkeyle varlığıma isyan ettim ve bu ateş beni yakıp kavurdu. Siyahlığın bedenime kefen olup ilk gece gördüğüme benzeyen bir poşete atıldığım akşam, musluğun yanında benim yerimde başka bir maşa vardı. Alternatif bir maşa… Şık, pürüzsüz, yüzünde sevinç ve kendine hayranlığın belirdiği bir maşa… Ancak kor maşası mı, şeker maşası mı olduğunu çok da önemsemedim.

 

[1] Türkçesi: Mustafa İsmail DÖNMEZ

Türk Edebiyatı Dergisi Sayı 530

 

 

Bir yanıt yazın

×