Akrep | Muhammed er-Râşidî
Bu öykü, Suudi Arabistanlı öykü yazarı ve edebiyat eleştirmeni Muhammed er-Râşidî’nin 2017 yılında aynı ülkede düzenlenen Sûk Ukâz Ödüllerinde en iyi öykü ödülünü kazandığı, “Akrep” adlı kitabında yer almaktadır. Yazar ayrıca 2015 yılında Ebhâ Kültür Ödüllerinde ve 2007 yılında Kasîm Kültür Ve Sanat Ödüllerinde en iyi öykü ödülüne layık görülmüştür. Yayımlanmış beş eseri bulunmaktadır.
AKREP

Akrep, Muhammed er-Râşidî
Bugüne kadar hayal ettiklerimden hiçbirine benzemiyordu. Ne iriydi ne de kuzguni siyah… Görünüşü, herhangi bir yerdeki sıradan bir benzerinden daha sevimsiz değildi. Evin kapısını ilk açtığımda hemen önümde duruyordu.
Işık, ikimizin de göz göze gelerek kalakaldığı kısa koridora doğru sızdı. Kapının hizasında ayakta duruyordum; o da hemen önümde, koridorun ortasındaydı. İlk kez soluduğum evin kokusu ciğerlerime dolarken birkaç dakika geçti. Sessizliğin içinde korku dolu kalp atışlarım açıkça duyuluyordu.
Kısa bir bekleyişten sonra yavaşça yürüdü ve ilerleyen günlerde ondan görmeye alışacağım bir tavırla hareket etti. Önce etrafında küçük bir çember çizmeye başladı, onu tamamlar tamamlamaz hızlıca oradan ayrılarak karşıdaki odaya doğru süzüldü. Odanın karanlığında kaybolduğu anda elimdeki küçük valiz yere düştü. Dizlerimin üzerine çöktüm, yüzümü ellerimle gizleyerek gözyaşlarına boğuldum. Kapıdan gelen öğle sıcağının esintisi ensemi yalarken ev sahibinin sözleri kulağımda çınlıyordu: “Sakın ona eziyet etme! Onu öldürmeye çalışma! Ona kin beslediğini belli etme! Asla canını yakmayacaktır, ancak bir an gelir de sabrı tükenirse işte o zaman tetikte ol!”
Civardaki herkes beni “Senden önce burada oturanların hepsi akrep sokmasından öldü. Dikkat et!” diye uyarıyordu. Ancak başka yol yoktu, ya dışarıda kalacaktım ya da kibrit kutusu kadar yerde onunla yaşamı ve ölümü bölüşecektim. Evsizlikten, yaşamın en ucuz, en dip seviyesinden buraya sığınmak zorunda kalan biçarelerin gölgeleri hariç, burada herkese akrep hükmediyordu. Korkuya, tehlikeye karşı her daim tetikte beklemeye ve ölümün kıyısında gezinmeye alışabilirdim; ancak şehrin rutubeti ve kirli dumanıyla kaplı semadan başka bir tavanın olmadığı yerde öğle vaktinin kavurucu sıcağına, güneşin kırbacına, kuvvetli rüzgâra, zemherinin azgın soğuğuna kimin gücü yeterdi? Kim bilir; belki de korkuya yârenlik etmek, sapkın kurtuluş yollarına girmekten daha güvenlidir. Belki de başka seçeneğim olmadığı için kendimi böyle ikna etmiş ve bu akreple yaşamayı sığınak olarak görmüştüm.
Korkuyla yüzleştiğim birinci günün kalan vakitlerinde onu tekrar görmedim. O gün çok da dikkatli davranmadan ev işleriyle oyalandım. Kıyafetlerimi astım, uyuyacağım yeri hazırladım, lambaları kontrol ettim, bütün odaları temizledim. Temizlik esnasında zemindeki yarıklara ve oyuklara su çarpmamaya özen gösterdim, süpürgeyi köhne mobilyaların arasındaki uzak noktalara uzatmadım, sağa sola yayılmış eski gazeteleri dikkatlice kaldırdım, boş kutuları usulca silkeledikten sonra çöpe attım. Elimi derin ve göremediğim yerlere uzatırken temkinli davrandım.
Geç vakit uykum geldi. Asla söndürülmeme kararı almış solgun lambaların altında, kendimi bir ölü gibi yatağın üzerine attım. Sabah saat yedide uyandığımda sol koluma yayılan bir ürperti ve bileğimin üzerinde olabildiğince sessiz bir kımıldanma hissettim. Akrebin nabzımı sayarcasına bileğimde öylece durduğunu gördüğümde korku bütün hücrelerime işledi. Bir ömür bana yazılan tüm korkuyu, o an birden yaşamış gibi hissettim. Onu bir kenara fırlatmak için kolumu savurmayı aklımdan geçirirken yeniden ev sahibinin sözleri kulağımda yankılandı: “Sakın ona eziyet etme!” Tüm vücudumdan ecel terleri dökülüyordu. Taş kesilip gerçekleşecek o meçhul sonu beklemeye karar vererek ellerimin ve ayaklarımın titremesine karşı koymaya çalıştım.
Yakından daha ürkütücü detaylara sahipti: İçerisinde hafif bir siyahlık olan sarı bir renk; minik kıskaca benzeyen bir şeyle son bulan, birbirine yakın ayaklar; iç içe geçmiş, birbirine yapışık, içerdiği bol miktarda zehir mühimmatı ile şişkin, boğumlardan oluşan kısa bir kuyruk; kuyruğun sonunda öldürmeye amade bir katilin öz geçmişini andıran kıvrık, siyah bir iğne…
Birkaç dakika öylece yerinde kaldıktan sonra birden bileğimden yukarı doğru hareket etti. Kolumda ilerlerken tüm vücuduma bir titreme geldi. Şu soru içimi kemiriyordu: Bana karşı sabrı erken mi tükenmişti, yoksa onca dikkate rağmen ona eziyet mi etmiştim? Omzumdan yüz hizama geldiğinde durdu ve göğsüme doğru ilerledi. Göğüs kafesimin üzerindeyken kendi etrafında dönerek çember çizmeye başladı. Korkudan nefesim kesilmişti. Çılgınca çarpan kalbim onu göğsümden fırlatacak sandım bir an. Çemberi tamamlayınca karnıma doğru yürüdü. Sonra da kasıklarımdan ayağıma… Ayağımdan usulca döşeğin üzerine, ardından da yatağın ayaklarından zemine doğru sıvıştı. Kapıya doğru ilerledi ve koridorda gözden kayboldu.
Dehşete kapılan bedenimden çıkan kokuların hengâmesi burnumda, yatakta uzanır halde kaldım öylece. Nasıl bir sabahtır bu, akrepler tarafından uyandırıldığın? Nasıl bir nefes nefese kalış ki, soluk almaya dahi fırsat tanımayan? Yoğun bir bulantı hissi göğsümde gitti geldi, kustum. Akrebin zehri tüm vücuduma nüfuz etmiş gibiydi. Aklanmak için uzunca bir süre banyoda suyun altına bıraktım kendimi.
Bundan sonra uyuyacağım yer konusunda daha dikkatli olmaya karar verdim. Dört tane içi boş, büyük teneke kutu getirdim. Yatağın ayaklarını bu kutuların içine koyarak onları suyla doldurdum ve kendi kendime “Yatağın ayaklarına ulaşmak için suyu geçemeyecek.” dedim.
Yaşadığım korku, uyuyamamayı miras bırakmıştı bana. Göz bebeklerim uykusuzlukla barışmış, uykuyu unutmuştu. Zamanımın hiç de azımsanamayacak bir kısmını evin dışında geçiriyordum. Caddeler, adımlarımı kendine doğru çekiyordu adeta. Sıkıntıdan gecenin son çeyreğine kadar kahvehanelerde tütün dumanı soluyor, gecenin kalan kısmında da yorgun gözlerimdeki ayıklığın son demini televizyona ve gazete yığınlarına ayırıyordum. Şekerlemelerimse çoğunlukla gazete sayfaları üzerinden ya da mutfaktan gelen hışırtılarla son buluyordu. Bu hışırtıların akrebin ayak sesleri olduğundan emin olmak bile kalan vakitte uykumun iyice kaçmasına yetiyordu.
Sabahları işe gitme arzum yok olmuş, şekerlemeler bidar hallerimi gasp etmişti. İş yerinde sürekli uyarı alıyor, cezalara maruz kalıyordum. İsteksizliğim, çalışmak zorunda olduğum gerçeğini öldüren bir saplantı haline dönüşmüştü.
Evde akrebin ortaya çıkması veya gözden kaybolmasının belli bir düzeni yoktu. Kaderin büyük planları veya dönüm noktası olaylar gibiydi. Sessiz ve hızlıca geçişi veya bir an gözüme takılması dışında bazen günlerce ortadan kayboluyordu. Bazen de bir muhafız gibi saatlerce gözümün önünde dikiliyordu. Yakınlarımda dolaştığı zamanlarda onu kolayca öldürebileceğim düşüncesi zihnimi meşgul ediyordu. İntikam almak istiyordum. Zehrini ve acı verici sonu ruhlarına sapladığı herkes için, onu her gördüğümde düzenli bir şekilde çizdiği çemberleri beklerken harcadığım zaman için, gün boyu zihnime kazınmış suretini hafızamdan silmek adına unutmaya sarılmalarım için! Ancak zayıf da olsa kurtulma ihtimali, elimdeki gücün kesinliğini felce uğratıyor; korku ve acıyla dolu ölüm ihtimallerini onun adına yasallaştırıyordu.
Ortaya çıktığı günler onu neredeyse her yerde görüyordum. Koridorda adımlarımı izlerken, sabahları yüzümü yıkadığım sırada lavabo aynasından sarkarken, eve girip çıkarken kapının üst köşesine kurulmuş bir vaziyette, yemeğimi koyduğumda sofranın ucunda, uykusuz gecelerde televizyon ekranında gezinirken, çoraplarımı giymek için oturduğumda ayakkabımın içinde…
Zamanla gelişlerine ve kayboluşlarına alışmış, onu hainden çok bir haşarı olarak görmeye başlamıştım. Ona karşı duyduğum korkunun büyük bir kısmı gitmiş, önceki günlerde aldığım birçok önlemden de vazgeçmiştim. Lambalar sönük bir halde, yerde uykuya yenik düşebiliyordum artık. Ayaklarım koncu uzun ayakkabıların esiri değildi ve yatağın ayaklarını da teneke kutulardan çıkarmıştım. Artık akrebin ayak sesleri yalnızlığımı bir nebze de olsa unutturan bir alışkanlığa dönüşmüştü.
Bir akşamüstü salondaki sandalyenin pürüzsüz ahşap ayağından tırmanmaya çalıştığını, ancak kaydığı için defalarca başarısız olduğunu gördüm. Hemen mutfağa koşup bir kaşık getirdim. Ortasına yerleşene kadar kaşığı ayaklarının altına soktum ve yavaşça yukarı doğru kaldırıp onu sandalyenin üzerine koydum. İner inmez neşeyle bana doğru döndü. Sonra sandalyenin ayaklarının birinden zarifçe sıvışarak yere ulaştı, bana doğru yürüdü ve mekânı terk etmeden önce ayaklarımın arasından geçti.
Hakkındaki iyi ve kötüye dair zanlarımın hepsi eşitlenmişti, ancak hâlâ bilmiyordum, beni güvende hissettirmek için mi güzel davranıyordu da tuzağına sonra mı düşürecekti? Onu, ne zaman istesem ölüm kalesine atabileceğim bir hedef olarak görüyordum; ancak yapmadım. Başlangıçta korku beni engellemişti; sonra da bunun bir faydasının olmayacağı hissi. O da ne zaman istese benim sonumu hazırlama seçeneğine sahipti. Ancak nabız atışlarımın üzerinde yürümesine rağmen bunu yapmadı. Bu karşılıklı atışmalarımız nasıl bir oyundu? Beni öldürmek istiyorsa neden beklemişti bunca zaman? Peki ben bir gün kötü yüzünü gösterebileceğini bilmeme rağmen neden kendimi böyle güvende hissediyordum?
Bir gece rüyamda ev sahibini gördüm. Bana şöyle bağırıyordu: “Sokularak öleceksin!” Korkuyla uyandım. Koşup lambayı açtım, bolca su içtim. İhlâs, Felak ve Nâs surelerini okuyup üç defa havaya üfledim. Ancak sabaha karşı tekrar uyuyabildim. Bu kez gördüğüm rüyada akrep yanımdaydı ve zehirli iğnesi hiç olmadığı kadar siyahtı. Bana doğru yaklaşıyor, yaklaştıkça iğnesi gerilerek titriyordu. Haykırarak uyandım. Telaşla etrafa bakındım, akrep rüyadaki yerinde değildi. Orada sadece sabahın yedisi olduğunu hatırlatmak için alarmı çalan saat vardı.
Çeviri: Mustafa İsmail DÖNMEZ
HECEÖYKÜ SAYI 85
Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.