Bekleyiş | Muhammed er-Râşidî
BEKLEYİŞ

Bekleyiş, Muhammed er-Râşidî
Güneşin kavurduğu kızgın asfalt, kadının çıplak ayaklarını yakıyor; mecalsiz ve yavaş adımları bu kısa yolculukta defalarca duraksıyordu. Kadın, ayak parmaklarını büzerek asfaltın sertliğine parmak uçlarıyla karşı koyuyor; ayak tabanını kavisli duruma getirerek ter içindeki vücudunu asfaltın sıcağından korumaya çalışıyordu.
Yıllardır acının ve yaşlılığın yağmurunu yemiş bedeni, bu defa derisini yakan sıcağın ve çektiği acıların şiddetli kırbacı altında inliyordu. Yürümekte zorlanan kadının adımları ne zaman kesilse adam nefeslenmesine dahi fırsat tanımadan oflayarak onun iki büklüm sırtına vuruyor, nefret ve tiksinti dolu sözlerle onu yürümeye zorluyordu. Kadın, adamın elini omuzlarının arasında hissettiğinde nefesi kesilircesine dikkatle ve korkuyla adım atmaya çalışıyordu.
Başı önde, görmeyen gözleriyle ilerleyebilmek için uğraşıyor; çektiği acılar ve tükenmek üzere olan nefesi yetmiyormuş gibi bir de adamın içindeki dinginliği bozan, azarlayıcı ve paylayıcı bağrışlarının neden olduğu korkuya dayanmaya çabalıyordu. Bir adım daha atabilmek için… Mahkûm olduğu karanlığa rağmen yoldaki zorluk ve engelleri de kendi başına aşması gerekiyordu.
Yol, her ikisini de insanlarla dolu bir binanın önüne getirdi. Geniş, düz mermer zeminin önünde adam, kadını omuzlarından tutarak yüzünü kendine doğru çevirdi. “Sıran gelene kadar burada otur. Sonra hemşire gelip seni alacak, doktorun yanına götürecek.” dedi ve oradan hızla uzaklaşarak kendini arabaya attı, uzun caddenin kalabalığında gözden kayboldu.
Kadın, bir süre ayakta bekledi. Adamın uzaklaştığından emin olunca da etrafı eliyle yoklayarak oturacak bir yer aradı. Mermerin pürüzsüz yüzeyini parmaklarıyla sildi. Avuçlarını mermere bastırarak oturacağı yeri belirlemeye çalıştı. Dizlerini yavaşça bükerken acının kırışıklıkları yüzünde alelacele bir harita çiziyordu. Ellerinden destek alarak oturmayı başardı. İniltilerini derin bir nefesle sonlandırdı.
Kirli başörtüsünün bir ucuyla yüzündeki teri sildi. Sonra boynunda halkalar halinde sıralanan kırışıklıkların arasını kuvvetlice ovuşturdu. Zehir gibi yakan kavurucu rüzgârdan korunmak için örtüsünün ucuyla ağzını gizledi. Ardından düşüncelere daldı.
Caddenin gürültüsü, yakından ve uzaktan geçen insanların aceleci adımları ile kadın korkuya kesiyordu. Kulakları birçok detayı fark ediyor, ancak künhüne varamıyordu. Ara sıra birileri elini tutup parmaklarının arasına kâğıtlar sıkıştırıyordu. Kadın dokunma hissiyle bunların kâğıt para olduğunu anlamıştı. Değeri düşük olduğu belli banknot riyaller… Yüzünü şaşkın bir ifadeyle para veren kişiye doğru çeviriyor, ancak bir söz yerine uzaklaşan adımların sesini duyuyordu yalnızca.
Uzaklaşan adımlar, boğazında düğümlenen sorular bırakıyordu geride: “Neden bana sadaka veriyorlar? Niçin bana para veriyorlar? Ne zamandır hastanelerde para dağıtılır oldu? Ben dilenmek için gelmedim buraya. Doktora görünmek için, beni yiyip bitiren acılarımın tedavisi için buradayım. Sabah beni buraya attı, bir daha da dönmedi. Keşke şimdi gelse de durum nedir, ne değildir, bana haber verse.”
Yüz ifadesine şaşkınlık ve sorular hâkimdi. Bu sırada, bir adam acıma ve hüzün dolu bakışlarla yanından geçip gitti. Gözleri kadının yüzündeki perişanlığı heceliyordu âdeta. Mermerin arkasındaki cam kapıya yöneldi. Kapı açılınca klimaların soğuk esintisi yüzüne çarptı. İçeri girdi, yan yana dizilmiş mağazalara yöneldi.
Bekleyişinin ilk saatinde kadının bedenindeki acılar hunharca sabrını kemiriyor, ikinci saatinde açlık iştahla bağırsaklarını dişliyordu. Üçüncü saatinde ise su, imkânsız bir hayale benzeyen umuda dönüştü.
Bir süre sonra tüm bunları unuttu. Utanç, yaşlı yüzünün detaylarını eritiyordu. Yanından geçenlerin idrarla ıslanan elbisesini görmemesi için dizlerini sıkıca birbirine yapıştırdı. Tuvaletini yapmak için onu gözlerden uzak bir yere götürecek kimseyi bulamamıştı.
Birkaç saat önce onu fark eden adam, yorucu bir gezintinin ardından dolgun poşetlerle kapıdan geçti. Kadının hâlâ orada oturduğunu görünce elindekileri bir kenara bıraktı, ona doğru yürüdü ve onu başından öptü. Kadın korkuyla gözlerini yukarı doğru kaldırdı. Adam, kadını kocamış hâline rağmen gözyaşları içinde görünce kalbini besleyen tüm damarların eridiğini hissetti. Gözleri dolarak sordu:
“Teyzeciğim burada ne yapıyorsun?”
“Sabahtan beri sıramı bekliyorum.”
Adam şaşkın gözlerle kadına baktı:
“Ne sırası?”
“Doktora görünme sırası.”
“Ne doktoru? Burada doktor falan yok ki!”
Sözcükler kadının boğazında düğümlendi. Sessizce gözyaşlarına boğuldu.
“Beni buraya getirdi ve hemşirenin sıram gelince beni doktorun yanına götüreceğini söyledi.”
“Kim getirdi seni buraya?”
Gök kubbeye yayılan ezan sesini bastırırcasına ağlayarak cevap verdi kadın:
“Oğlum!”
Adamın şaşkınlıktan ağzı açık kaldı.
Arkalarındaki dükkânlar ise öğle namazı için birer birer kapanmaya başlamıştı.
Türkçesi: Mustafa İsmail DÖNMEZ
HECEÖYKÜ SAYI 86
Yorum bırakın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.