SÜRGÜN VATANIN ŞAİRÂNE RESSAMI | Yavuz Ahmet
SÜRGÜN VATANIN ŞAİRÂNE RESSAMI

Bedenin Hafızası, Ahlam Mosteghanemi
Herhalde yazarlık hayatımda asla denemek istemeyeceğim şey, ana karakteri ressam olan bir roman yazmak olacaktır. Edebiyatla bu denli yakın bir sanat olmasına karşın resim, benim gibi bir renk körüne oldukça uzak bir mesafedir. Roman yazmak, fazlasıyla ana karakterin gözünden dünyaya bakmak gerektirir ve bir ressamın bakış açısına talip olmak ciddi bir risktir. Tabi bu iki sanatı başarıyla buluşturmuş örnekler var. Sadık Hidayet’ten Kör Baykuş, Orhan Pamuk’tan Benim Adım Kırmızı, Erhan Bener’den Kedi ve Ölüm, John Banville’den Mavi Gitar benim okuduklarım arasında.[1] Bunlar içerisinde Kör Baykuş’la Benim Adım Kırmızı geleneksel resme selam duranlardan. Bana göre Orhan Pamuk, ressamlık geçmişinin de etkisiyle minyatür sanatını Sadık Hidayet’ten daha başarılı ele almış. Mavi Gitar’la Kedi ve Ölüm’se modern resmi merkeze alan benzer izleklere sahip kurgular. Her ikisinde de arzuladıkları resme ulaşamamış ressamların iç çatışmalarını görüyoruz. Burada da John Banville, Erhan Bener’in hayli önünde. Banwille, özellikle İngiltere taşrasındaki renk değişimlerini aktarırken bizi adeta bir ressamın iç dünyasına yerleştiriyor. Bener’deyse romanın asıl amacı varoluşsal bir buhranı anlatmak olduğundan, ana karakterin ressamlık yönüyle bütünleşmek geri planda kalıyor. İşte bu dört romana Doğu Romanı okumaları kapsamında yeni birini eklemek istiyorum: Bedenin Hafızası.
Bedenin Hafızası, Cezayirli kadın yazar Ahlam Mosteghanemi’ye 1997’de Necip Mahfuz Edebiyat Ödülünü kazandırmış, Türkçeye hayli geç çevrilse de Arap edebiyatı içerinde önemli bir yer edinmiş, Arap kadın yazarlar arasında Mosteghanemi’yi zirveye oturtmuş bir roman. Aynı zamanda Mosteghanemi’ye ait üçlemenin ilk kitabı. Bu tür romanlar hakkında bir şeyler kaleme alırken de insanı tereddütte bırakan örneklerden: Elbette birtakım teknik kusurlara sahip. Öte yandan Cezayirli ilk kadın yazarın elinden çıkmış olması, yıllarca Fransız sömürgesi altında edebi dilin Fransızca olarak yerleştiği bir toplumda yazın dilinde Arapçayı yaygınlaştırmak gibi amaçlar taşıması teknik kusurların üzerine çıkan nitelikler. Haliyle yazının devamında, önceliği teknik yöndeki kişisel kanaatlerime vermekle birlikte, asıl vurgum romanın sosyal eleştiri yönüne yoğunlaşacak.
Ahlam Mosteghanemi 1953’te Tunus’ta dünyaya geliyor. Babası Muhammed eş-Şerif, Fransız sömürgesine karşı gelenler arasında. 8 Mayıs 1945 olaylarında kardeşlerini kaybeden, kendisi de tutuklanıp hapse giren birisi. Cezayir’in bağımsızlığı sonrası da önemli devlet kademelerinde görev alıyor. Fakat 1965’te Bumedyen Darbesiyle Ahmed Ben Bella Hükümetinin devrilmesinin ardından devrimin kendi evlatlarını kurbana dönüştürdüğünü görmesiyle bunalıma giriyor ve uzun yıllar kliniklerde kalıyor. Fransa müstemlekesi altındaki ülkesinde Arapça eğitimi alamayan Muhammed eş-Şerif, kızını Arapça bilinciyle yetiştiriyor. Böylece Mosteghanemi, Arapça eğitim veren ilk edebiyat fakültelerinin birinden mezun oluyor ve Cezayir’de Arapça eser üreten öncü isimler arasına katılıyor[2]. Haliyle Mosteghanemi’nin yazarlığına salt edebi nitelik penceresinden bakmak, onun Cezayir toplumunun zihinsel yönden de sömürgeden kurtuluşu için sürdürdüğü mücadeleye haksızlık olacaktır. Bir anlamda Mosteghanemi, -önceki neslin kısmen silahlı direnişi de içeren fiziksel savaşını- milli ve kültürel benlik inşasını yönüyle edebiyat aracılığıyla sürdürmeye çalışan ikinci neslin temsilcisi. Ama ortada tuhaf bir durum var: Seksenli yıllarda Lübnan’a yerleşse de bir dönem, tıpkı romanının ana karakteri gibi o da Cezayir’i müstemleke altına almış Fransa’da yaşamış. Ki Mosteghanemi’yi kuru milliyetçi bir romantikten sorgulayıcı ve doğruları gösterici bir aydın statüsüne yükselten de Bedenin Hafızası aracılığıyla bu tuhaf duruma getirdiği açıklamada yatıyor.
Mustafa İsmail Dönmez’in Türkçeye kazandırdığı romanın özgün ismi Zakirat al Jassad. Açıkçası Türkçe baskıda tercih edilen isim, bana göre hiç de bir roman ismi gibi durmuyor. Bedenin Hafızası fazlasıyla kişisel gelişim kitaplarını veya psikoloji/psikiyatri alanlarında hazırlanmış çalışmaları çağrıştıran bir adlandırma. Ama romanı okuyup bitirdiğimde isimlendirmeyi içerikle son derece uyuymlu bulduğumu itiraf etmeliyim. Zira romanın temel meselesi, yozlaşan Cezayir toplumuna ayna tutmak. ‘Hafızasını yastık yap’mayı unutmuş, milli benlik yönüyle sömürge döneminin bile gerisinde kalmış, küçük hedeflerle ve bireysel hayali zaferlerle oyalanan, sıradan sorunların çözümünde dahi torpile başvurulan, ‘Sadece yiyecek ve çocuklarıyla başını sokacak bir yuva arayan karınca bir ulusa dönüşmüş’, üniversite diplomasına sahip gençler işsiz gezerken cahillerin Mercedes arabalara bindiği, hacca gitmek isteyenlere görevlilerin pasaport sattığı ve en önemlisi kişilerin Fransız malları kullanmasına göre saygınlık elde ettiği bir toplum bu. Bir zamanlar sömürgecilere karşı verilen o şanlı, ölümlü, bol işkenceli mücadelenin tek şahidiyse Fransızların sakat bıraktığı bedenler. Ki ana karakterin olmayan sol kolu da bedensel hafızasının bir örneği.
Bedenin Hafızası, Halid’in tespitleriyle “Konstantin ikiyüzlü bir şehirdi: Ne şehveti itiraf ederdi ne de özleme müsaade ederdi. Tüm kadim şehirler gibi şöhretini korumak adına her şeyi gizlice alırdı. Bu yüzden evliyalarıyla kutlu sayılan bir şehirken, zina yapanları ve hırsızları da yüceltirdi.” şeklinde aktarılan ve kadınla özdeşleştirilen Konstantin şehrini ve -ismiyle müsemma bir biçimde- toplumsal hafızayı merkeze alıyor. Konstantin’in tarihi köprüleri, türbeleri, sokakları; başta sömürgecilere verilen mücadele olmak üzere milli benliğini kısa zamanda unutmuş bir topluma ayna görevi üstleniyor. Yazar, Halid’in sözcülüğünde “Bizler hafıza kostümünü sadece özel günlerde giyinen ülkeye mensubuz. Bir haber bülteniyle diğeri arasında, ışıklar sönüp kameralar çekildi mi hafızamızı hemen çıkarıveririz.” diyor.[3] Burada kuru hamasi bir benlik kastı yok. Mosteghanemi, önce silahlı ardından siyasi mücadelenin kültürel bir devrimle sürmesi gerektiğini ne var ki çıkarcıların yönetime geçmesiyle geçmişe ihanet edildiğini düşünüyor. Hayalleri, izlediği Dallas dizisiyle şekillenen halk da yönetimin menfaat hesaplarının bir parçasına dönüşüyor. Konstantin şehrinden toplumsal hafızaya, Arap toplumlarındaki geri kalmışlıktan yazarın sanat anlayışına tüm değinilerse bir aşk hikâyesi etrafında ele alınıyor.
Romanda olaylar, kahraman anlatıcının nakliyle aktarılıyor. Anlatıcı, kitabı kurgu zamanından altı yıl sonra bitirdiğini söylüyor. Bu da 1998’e denk geliyor. Ana karakterimiz Halid,[4] Cezayir direnişi sırasında sol kolunu kaybeder. Komutanı Tahir onu, iyileştiğinde ailesini görmesi ve yeni doğacak kızına verilecek ismi bildirmesi için Tunus’a gönderir. Tunus’ta hastanede kaldığı sıra bir doktorun tavsiyesiyle resim çizmeye başlar. Cezayir’in bağımsızlığını kazanması sonrası edebi metinleri denetleyen devlet kademelerinde memurluk yapar. Fakat özgürlük uğruna kolunu feda etmiş birisi olarak mesleğinin, metinlerdeki özgürlüğü engellemek olduğunu anlayınca Fransa’ya gider ve orada zamanla tanınmış bir ressam olur. Elli yaşındaki ressam anlatıcımız Halid, resim sergisi sırasında yarı yaşından bile küçük Cezayirli genç bir roman yazarı olan Ahlam’la karşılaşır. Ahlam, Si Tahir’in Halid’le taşıyacağı ismini gönderdiği kızıdır. Fakat Halid hastanede tedavi gördüğünden yetişememiş, ona babasının belirlediği isim yerine Ahlam ismi verilmiştir. İkisinin de Konstantin şehrinden olmasının, Arapça konuşmalarının, Si Tahir gibi ortak bağların da katkısıyla aralarında duygusal bir yakınlaşma başlar.
Kurgunun ilerleyen bölümlerinde Halid’in Ahlam’a Filistinli bir şair olan Ziyad’dan söz etmesi, ikisini tanıştırması, Ahlam’ın Ziyad’a ilgi duyması çatışmayı doğuruyor. Böylece Halid’in kıskançlık krizleri, sorgulamaları ortaya çıkıyor. Fakat Ziyad ölüyor, Ahlam’sa devrim sonrası mücadeleci kimliğini yitirip çıkarcılar arasına katılan bir komutanla evlendiriliyor. Halid’in düğüne katılmak için Konstantin’e geldiği andan itibaren roman bir aşk romanı olmaktan büyük oranda çıkıp başlı başına sosyolojik, eleştirel bir kimliğe bürünüyor. Böylece Ahlam’ın aslında Konstantin’i, vatanı temsil ettiğini anlıyoruz. Halid “En nihayetinde sen vatan gibiydin.” diye seslenir Ahlam’a: “Her şey beni sana götürüyordu. Vatan sevgisi gibi senin aşkın da beni terk ettiğinde bile devam ediyordu. Vatan sevgisi de senin aşkın da imanıyla küfrüyle hep mevcuttu.”
Bedenin Hafızası basit ve klasik bir kurguyu merkeze alan romanlardan: Üçlü aşk ilişkisi. Yazar, aşkın taraflarını ressam, roman yazarı ve şair olarak belirlemiş. Belli ki aşk etrafında bu üç farklı sanat tarzının buluşmasını amaçlamış. Tabi bu buluşmanın da ciddi bir toplumsal eleştiriye zemin hazırladığı muhakkak: Özelde Cezayir’de, genelde Arap dünyasında şair ölmüştür artık, dini hassasiyetler yüzünden zaten öteden beri çok da kabullenilmemiş ressam bütünüyle yalnızlığına terk edilmiştir; umut vaat eden roman yazarlarıysa çıkarcılarla, statükocularla işbirliğine gitme yolunu seçmiştir[5]. Ki Mosteghanemi’nin, anlatıcılık görevini kendisi gibi roman yazarı olan kadın karakter yerine ressam Halid’e vermiş olmasının gerisinde, resmin kültürel hafızada önemine bir değininin bulunduğunu da söyleyebiliriz. Öte yandan böylesi bir tercih, kurgunun inandırıcılığının iki yönden aksamasına neden olmuş.
Açıkçası Halid, âşık olduğu kadının tasvirini bile okura aktaramıyor. Üstelik romanın otobiyografik yönleri ve isim benzerliği gibi hususlar, karakterin hayali bir kadın olmadığını, fiziksel olarak da yazarın kendisinden izler barındırdığını ele veriyor. Yine ressam anlatıcının fazla şiirsel bir dili var. Hatta romanın ilk yarısında Halid’in peş peşe gelen şiirsel cümleleri bir müddet sonra aforizmaya kayıyor ve okurun hikâyeyle bütünleşmesini geciktiriyor. Özellikle de çok fazla soru cümlesi… Elli iki yaşındaki bir erkeğin yirmi beş yaşındaki genç bir kızdan, aşkına aynı yoğunlukta karşılık bulamamasını soru cümleleriyle bu denli sorgulamasına çok da gerek yok sanki. Ortada varlığın doğasıyla çelişen bir durum var sonuçta. Şüphesiz edebiyata şiirle başlayan, henüz on yedi yaşındayken radyoda sunduğu şiir programıyla tanınmaya başlayan Mosteghanemi’de şiirsel bir dilin bulunması son derece doğal.[6] Gelgelelim Halid’in hikâyeyi ressam duyarlılığından ziyade şair duyarlılığıyla aktarması, kurgunun mantığı açısından doğal değil. Aslında çatışmayı doğuran üçüncü kişi zaten bir şair. Anlatma görevi ona verildiğinde hikâyenin inandırıcılığı gayet rahat pekiştirilmiş olurdu. Diğer aksaklık sebebiyse anlatıcının cinsiyeti meselesi.
Yazın dünyasında karşı cinsten anlatıcı tercihinin elbette birçok örneği var. Bu tercih sahiden büyük bir cesarettir ve bazı riskler barındırır. Cinsiyeti kadın yahut erkek olmuş fark etmez, bir yazar yazarken cinsiyetsiz bir yere gelebildiği oranda romancılık payesi kazanır. Hatta –maalesef- erkek kalemlerin hâkim olduğu bir yazın geçmişi nedeniyle zihnimizin eril bir dile alışmış olduğu, kadın kalemlerin de o kalıplaşmış bölgeye yaklaşabildikleri oranda itibar gördükleri bir gerçek. Fakat anlatma görevi karşı cinse verildiğine cinsiyetsiz bölge tedavülden kalkıyor. Erkek bir yazar dünyayı kadın gözüyle, kadın bir yazar erkek gözüyle görmeye mecbur. Yoksa okuru hikâyeyle bütünleştirmek ve hikâyeyi inandırıcı kılmak sekteye uğruyor. Ben, Bedenin Hafızası’nın anlatıcısının kurgunun ilk yarısında dişil bölgeye yakın kaldığı izlenimini hissettim. Sanki yazar da bunun farkında olduğundan Halid gibi ideal bir karaktere pek yakışmayacak cinsel imalarda bulunarak durumu kotarmaya çalışıyor.[7] Tabi Halid ne zaman ki Konstantin’e dönüyor, hikâyeyi bütünüyle Halid kimliğine bürünüp aktarmaya başlıyor; roman da oldukça başarılı bir akıcılık kazanıyor. Bunda, ilk romanını yazan bir yazarın roman yazmaya nihayet ısınmasının etkisi kadar, aşk izleğinin yerini toplumsal eleştiriye bırakmasının katkısı da büyük. Öte yandan erkek anlatıcının dişil bölgeye yakın olmasını yazar adına olumlu bir gelişme saymamız gerekir. Zira Arap eleştirmenler, böyle üst kalite bir romanı kadın bir yazarın yazamayacağı, Mosteghanemi’nin romanı başkasına yazdırıp kapağına ismini yazdırdığı ithamında bulunmuşlar. Oysa Bedenin Hafızası’nın -en azından ilk yarısının- kadın bir kalemin elinden çıktığı bariz bir şekilde anlaşılıyor.
Dile getirdiğim bu iki hususa karşın, sömürge sonrası Cezayir’de Arapça eğitim alabilme imkânı bulup kendi diliyle metin üretebilen öncü bir kalemin başarılı bir roman ortaya koyduğu aşikâr.
Mosteghanemi kurgu içerisinde zaman zaman kendi roman anlayışına da değiniyor. “Zaten son tahlilde romanlar, bizi merak edenlere haletiruhiyemizi duyurmak için özel günler dışında yazdığımız mektuplar ve tebrik kartları değil midir.” cümlesi, Bedenin Hafızası’nın otobiyografik yönler içerdiğinin ipucu adeta. Yazar, her başarılı romanın bir hafıza sayılması gerektiğini, başarısız romanlarınsa birisine karşı işlenmiş cinayet olduğunu anlatıcının sözcülüğünde ifade ediyor. Buna göre kalem bir silahtır; başarısız romanların yazarlarının kalem taşıma ruhsatına kelimeleri güzel kullanmadıkları için el konulmalıdır. Dil meselesindeyse “Fransızca da yazabilirdim ama yüreğimin dili Arapça. O yüzden Arapça yazabilirim. Biz eşyayı hangi dilde hissediyorsak onunla yazarız.” açıklamasını kurgu karakteri Ahlam’ın sözcüğünde yapıyor. Kadın yazarlara yönelik önyargı da Mosteghanemi’nin eleştirileri arasında. Agatha Christie’nin romanlarında geçen altmıştan fazla cinayet olmasına karşın hiçbir okurun onu cinayetle yargılamamasına karşın, bir kadın yazar aşk hikâyesi yazdığında okurun müfettişliğe soyunup bu aşkın yazarla ilgisininin araştırmasından yakınıyor ve “Ya kadınların hayal gücünün erkeklerinkinden daha üstün olduğunu itiraf etsinler ya da bizi topluca yargılasınlar.” diyor. Okuru, kurgunun aşkla ilgili kısmının otobiyografik bir yan içermediği konusunda da kurgu karakter Ahlam’ın sözcüğünde uyarıyor: “Boşuna arama! Sözcüklerin altında bir şey bulamazsın. Bir kadın yazar bütün kuşkuların üzerindedir. Çünkü doğası gereği şeffaftır. Yazmak, doğurduğumuz andan itibaren bize yapışan her şeyi temizler. Pislik arıyorsan, edebiyatın olmadığı yerlere bak!”
Elbette Bedenin Hafızası’nın asıl ağır basan kısmı, Cezayir özelinde Arap dünyasına getirdiği tutarlı, cesur eleştiriler. Mosteghanemi, Cezayir bağımsızlığı için mücadele etmiş bir babanın kızı olmasına, edebiyat dilinde Arapçanın kullanılması başta olmak üzere milli kimlik inşasına öncülük etmesine rağmen neden Fransa’da olduğunun cevabını, sömürgecilerle savaşırken sol kolunu kaybeden fakat devrim sonrası Fransa’ya yerleşen Halid’in sözcülüğünde verir: Ülke bağımsızlığına kavuşunca basım yayından sorumlu olduğu bir göreve tayin edilir Halid. Kitaplarla iç içedir artık, hayalini kurduğu ‘kültürel devrim’e hizmet edebilecektir. Birgün karşısına Ziyad çıkar ve basması için şiir kitabını Halid’e verir. Halid, sakıncalı bulduğu için bazı yerleri çıkarmasını ister Ziyad’dan. Onun, “Sen de benim şiirlerimi kesip engelli hale getirme beyefendi!” itirazını duyunca ‘bilgiye aç bir toplum yalayıp yutsun diye edebiyat ve kültür adı altında okumaya ve yayımlamaya mecbur kaldığı’ saçma sapan kitaplardan ve bu bayağılıktan çıkmaya karar verir. Ziyad’ın kitabını olduğu gibi basınca yönetimle arası açılır. “Pisliğe batmış kanlı rejimleri ifşa etmeme mani olan neydi? Onların işledikleri suçlara direnmek ve safları birleştirmek adına hala sessiz mi kalacaktım?” diye sorar kendi kendine ve vatanından ayrılmak zorunda kalır. Bu devir artık onun zamanı değildir, “savaş sonrasının zamanı. Şık elbiselerin, lüks arabaların ve şişko göbeklerin zamanı”dır. Makam koltukları, makam savaşları Halid gibi olmayan başka savaşçılar içindir. İşte bu yüzden, yeteneğini takdir eden ama yaralarını reddeden bir ülkededir; bir yandan da yaralarına saygı duyan ama onu reddeden bir ülkenin evladıdır. “Şu durumda ikisinden hangisini seçerdim?” der Halid. Aynı anda hem bir bireydir hem de bir yaradır. Malul bir hafızadır ve engelli bedeni o hafızanın vitrinidir. Mosteghanemi de benzer bir gerekçeyle Fransa’ya gitmek zorunda kalmıştır: Üniversite sonrası kadın hakları aktivizmine katılır. Yüksek lisans başvurusu, ifade özgürlüğüyle diğer öğrencileri olumsuz etkileyeceği bahanesiyle reddedilir. Siyasi çizgiyle uyuşmadığı için de Cezayir Yazarlar Birliğinden ihraç edilir. Tüm bunların sonucunda tez çalışmasını Fransa’daki bir üniversitede sürdürmek zorunda kalır.
Mosteghanemi devrimi “Vatandaşlar çalıştırdığı makinenin seviyesine ulaşırsa o bir devrimdir.” şeklinde tanımlıyor ve silahlı devrimi kültürel devrimin takip etmesi gerektiğine inanıyor. Fakat Arap toplumlarında düşünce özgürlüğüne dayalı kültürel devrimin imkânsızlığını şu cümleyle açıklıyor: “İnsan ilk yıllarını konuşmayı öğrenerek geçirir. Arap rejimleri, hayatının geri kalanını ona susmayı öğrenmekle geçirir.” Yazarın eleştiri odağında sadece Cezayir yok. Oklarını Arap toplumların geneline yöneltiyor. Halid, kendisiyle röportaj yapmak istese de -hükümetin işkenceleri ve sorguları örtbas etmek amacıyla düzenlenen- festival ve konferans programlarına katılacağı bahanesiyle röportajı iptal eden bir gazeteciye “Seçme şansımız yok dostum. Sanatçılarına saygı duymayan bir millete mensubuz. Gururumuzu ve itibarımızı kaybedersek, okuma yazma bile bilmeyen zırcahiller bizi ezerler.” der. Arap toplumlarında aydınların, Filistin meselesi bahane edilerek Arap kurşunuyla öldürüldüğünü iddia ediyor yazar. Arap ülkelerinin ilerlemeyi sadece fabrika binası ve ithal teknolojiden ibaret sandığını, insanı geliştirmek adına hiçbir şey yapmadığını hatta yazarların, kitapların önüne engeller koyduğunu söylüyor. Şu cümle o denli doğru ve acı ki: “Öyle ülkeler var ki insanı ölüme götürecek her sebebi üretiyorlar ama jilet üretmeyi unutuyorlar…”
Ahlam Mosteghanemi çok güçlü bir ses. Şayet şiirsel cümleleri biraz daha az kullansa metnin kudreti de iyice perçinlenmiş olacak. Ahlam Mosteghanemi, kadınlar neden sosyal ve siyasi meseleleri ele alan romanları muhakkak yazmalı sorusunun cevabı. Aralarında benim de olduğum biz erkek yazarlar temkinliyiz maalesef. Artık evladüiyal kaygısı mı diyelim, genetik yönden dürüstlüğe yatkın olmadığımızdan mı diyelim; eleştireceksek bile bir şekilde ironinin, dolaylı söylemin, alegorinin gölgesine sığınarak kendimizi sağlama alıyoruz. Oysa kadın yazarların kaleminde eleştiri açılıyor, gerçeklik kazanıyor, hedefine dolaysız yol alıyor.
Yazının finalini, Türk edebiyatından çok sevdiğim bir romanı hatırlayarak yapmak istiyorum. Halid’in savaşta kaybettiği sol kolu, bir Türk okurun aklına kendiliğinden Ahmet Celal’i getiriyor. Halid gibi onu da sevdiği kadın tercih etmez. Halid de Ahmet Celal gibi kendi vatanında bir yaban kabul edilir. Yaban’da vatan, evlatlarını her gün döven bir anneye benzetilir. Halid de Konstantin’e “Ne hırsızlar, korsanlar ve eşkıyalar sevdi seni ama elleri kesilmedi. Sadece seni sevenler sakat kaldı.” diyerek sitem eder. Aradaki tek fark, Yaban’ın köylü kızının Ahmet Celal yerine bir köylü çocuğunu tercih etmesidir. Bedenin Hafızası’nın Ahlam’ıysa tercihini vatan için kolunu feda etmiş bir ressam yerine cuntacı bir subaydan yana kullanacaktır. Ahmet Celal, kendi memleketinin üvey evladı olmaktan kurtulamaz. Vatanına “Onu benim gibi sevmeleri için meydan okudum. Çünkü sadece ben onu karşılıksız sevdim.” diyen Halid’se ‘gurbetini unutmakla döşeme’ye ve sürgünde kendine başka bir vatan yapmaya mecbur kalır. Tüm bu benzerlikler de bize, ‘yaban’ sayılmanın belli bir coğrafyaya ve döneme has olmadığını, genel bir Doğu problemi olduğunu gösterir.
Yavuz Ahmet
[1] Elbette doğrudan bir ressam tarafından kaleme alınmış Sol Ayağım da var. Fakat onu, otobiyografiye daha yakın bulduğumdan romanlar arasına dâhil etmiyorum.
[2] Dil meselesi, devrim sonrası Cezayir’in en önemli problemleri arasında yer alıyor. Fransızca okuyup yazan geniş kitleye rağmen Arapçanın resmi yazı dili olarak kabul görmesi hayli zor bir süreç. Cezayirli yazarlardan bazıları Arapça yazmaya yöneliyor, bazılarıysa susmaya karar veriyorlar.
[3] Mosteghanemi’nin eleştiri içeren birçok cümlesini okurken yazarın Cezayir yerine Türkiye’yi mi anlattığı hissine kapıldım. Özellikle de şu cümlede: “Bazı gazetelere göz attıktan sonra ellerini yıkaman gerekir.”
[4] Yazar kitabın başında, Malik Haddad’ın Çiçek İskelesi Artık Yanıt Vermiyor romanının ana karakteri Halid’i eğretilediği bilgisini veriyor. Haddad, Fransızca yazan eski kuşak Cezayirli yazarlardan. Devrim sonrası yazı dili Arapça olarak belirlenince sessizliğe karar verip yazmayı bırakıyor. Mosteghanemi, çok değer verdiği Haddad’ın ana karakterini kendi eserine taşıyarak onun Arapça konuşmasına imkân verdiğini söylüyor.
[5] Halid, roman yazarı Ahlam’a şöyle seslenir: “Sen tıpkı bu vatan gibi, çaba sarf etmeden evrak sahteciliği yapmayı ve gerçekleri saptırmayı çok iyi bilirsin.”
[6] Sanırım Arap romancıların şiirsel dile fazla yüklenmelerinin gerisinde, köklü bir şiir geçmişi bulunan Arap okurun nezdinde roman yazarından bu yönde bir beklentisinin olmasının da etkisi büyük. Artık evrensel bir yer edinmiş Mahfuz’u hariç tutarsak, teknik yönden en beğendiğim Arap yazar Münif bile onca realitesine rağmen zaman zaman şiirsel cümlelere yer veriyor.
[7] Açıkçası Halid gibi ideal, Arap toplumlarına gayet tutarlı ve sert eleştirilerde bulunan bir karakterin “Seninle işlediğim günahlara “sağ elin günahları” adını verebilirdim” gibi cümleler sarf etmesini biraz yapay buluyorum.
Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.